Gözlerini gözlerimden ayırma hiç!..

April 13th, 2008

Başladıktan tam 16 gün, 4 saat sonra şiddet durdu. Nedensiz başlamış, nedensiz durmuştu. En azından çevredekiler öyle sanıyorlardı. Askeri birlikler temkinli bir biçimde silahlarını indirdi. İtfaiye kırmızı ışıklarının tamamını söndürüp siren seslerini sonuna dek kısarak söndürme işlemine girişti. O yaygarasıyla bilinen ambulanslar bile sessizdi. Öyle söylenmişti. En ufak bir çıtırtı bile felaketin yeniden başlamasına neden olabilirdi. Son 388 saat bunu herkese çok iyi öğretmişti.’

‘Her şey başladığında henüz ortalık aydınlıktı. Belki de işin vahameti bu yüzden anlaşılamadı. Alevler ne kadar büyürse büyüsün ortalık aydınlıktı ve olayın gerçekleştiği meydana gelmeden kimse yangının ne kadar büyüdüğünü anlayamıyordu. Sürekli bir yerler, sonra yeni bir yerler tutuşuyordu arka arkaya. Eğer bu bir terörist saldırıysa, böylesi, şimdiye dek ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Sistematik bir biçimde yayılan yangın, sokaklardan mahallelere, meydanlardan şehrin merkezine doğru neredeyse yürüme hızında yayılıyordu.

Trafik, sadece yangının olduğu ve ilerlediği bölgede değil, o şehirle komşuluğu olmayan illerde dahi tıkandı. Şehrin ulaşımı felç oldu. Böylesi bir durum daha önce hiç görülmemişti ve bu yüzden de deprem, sel baskını ve benzeri felaketler için bir planı olan yetkililerin eli ayağı birbirine dolaşmıştı. İnsanları evlerine sokmak mümkün değildi. Herkes yangının geldiği bölgelerden uzağa kaçmaya çalışıyordu. Uzağa ama nereye?

Akşam haberlerinde, önce küçük televizyon kanallarından birinde, ilginç bir görüntü yayımlandı. Küçük bütçeli kanalın araba bulamayan, mesleğe yeni girmiş acemi muhabiri almıştı bu görüntüyü. Diğer muhabirler yangına bu kadar yaklaşmaya cesaret edemezken, o yanlışlıkla yüzünü yalayan alevlerin ortasında kalmıştı. Kamerasını çalıştırmış, bari ölürken kahraman olmak istemişti. Alevler uzaklaşırken ölmemiş olmanın haklı gururunu, yangın sebebinin en önemli kanıtlarıyla birlikte kamerasında taşıyordu.

Bir adam! Orta boylu, kalabalıkta dikkat çekmeyecek bir adam! Alevlerin ortasında duruyordu görüntülerde. Ama öyle diğerleri gibi sağa sola koşuşturmuyordu. Yanlışlıkla, kaçamadığı için alevlerin ortasında kalmış değildi. Zira o nereye giderse alevler de onunla birlikte gidiyordu. O, alevlerin ortasında değildi. Bir diğer deyişle alevler onun çevresindeydi.

Küçük kanalın bunu göstermesinin hemen ardından diğer televizyoncular işin üstüne atladılar. Canlı yayına belediye başkanları, valiler ve polis müdürleri bağlandı. Olayı araştırıyoruz diyordu herkes. Ama kimse bilmiyordu neyin ne olduğunu işte. Salak değil, sadece donanımsız ve bilgisizdiler.

Ertesi sabah, şehrin köprülere kadar olan kısmı alevlerle boğuşurken ilk kez ciddi fikirler ortaya atılmaya başlandı. Bunda; gece boyunca sağa sola anlamsızca koşuşturup duran televizyonların yorgunluktan bitap düşüp saçmalamayı kesmesinin, akıllı uslu gazetecilerin gazetede yazdıklarının yayımlanmasının büyük payı vardı. Piromani diye bir şeyden bahsedildiğini duymuştu bir gazeteci ve bunun olasılığı üstünde duruyordu. Bu aslında psikolojik bir terimin adıydı. Yangın çıkarmak için saplantılı olan, psikolojik bozukluğu olanlara piroman deniyordu. Diğer taraftan beyin gücüyle ısıyı belli bir noktaya odaklayarak yangın çıkarabilen kişiler için de bu sözü söylemek mümkündü. Doğruluğu bile tartışılırdı. Şimdiye dek bazı vakaların görüldüğü öne sürülüyordu ama yine de bu derecede büyük ve önemli kanıtlar ele geçirilememişti. Uzmanlar çağrıldı. Sabahtan küçülen alevler öğlene doğru yeniden göğe yükselmeye başladı. Öğlene doğru gelen uzmanlar bunun piromanın uyumasından, daha sonra da uyanmasından olabileceğini öne sürdü ki bu gayet akla yakın bir yaklaşımdı.

Öğle saatlerinde yangının ilerlemesini durdurabilmek için bu kişinin durdurulması gündeme geldi. Öyle ya, eğer alevler onunla beraber ilerliyorsa o ilerlemezse yangın da ilerlemezdi. Fikir beğenildi. Zaten şehir içi bazı limitlere gelinmişti. Şehri ortadan ikiye bölen suyun üstünden geçen geniş bir köprü vardı. Eğer neredeyse tamamı yanıp kül olmuş şehirde bir taraftan diğerine geçilmek isteniyorsa, bu köprü mutlaka kullanılmalıydı. Her ne kadar olayı kıyamet gününün habercisi olarak gören bir takım yobazlar “o gerekirse uçarak da geçer” gibi entelektüel yorumlar yapıyorsa da bu herkese çok mantıklı geldi. Acaba bir piroman suya düşerse ne olur? İşte bu, herkesin aklındaki soruydu ve köprüde durdurulmaktan bunu anlıyordu herkes. İntikam duyguları kabarmıştı insanların!

Köprünün girişinde, diğer tarafta barikat kurmuş olan tanktan bir ses duyuldu: “Suçlu! Dur ve teslim ol. Canın yanmayacak” Bu sahneler hemen tüm televizyon kanalları tarafından dakikası dakikasına çekiliyor, neredeyse bütün dünya yayını canlı olarak izliyordu. Herkes nefesini tutmuştu. Sarf edilen her kelime dünyanın değişik dillerine çevriliyor, her adım ve bakış anında canlı yayındaki psikolog ve doktor ordusu tarafından yorumlanıyordu. “Suçlu yanlış kelime” dedi uzmanlardan biri kanallardan birinde, “mutlaka bu onu daha çok kızdıracak, içindeki nefretin büyüyerek alevlere dönmesine neden olacak. Söylenecek doğru kelime “hey sen” olmalıydı!

Suçlu bunları duymamıştı. Duysaydı belki hak verirdi, ama duymadı. Ne var ki karşısında tankların arkasından emir veren sesi kesinlikle duymuştu ve şimdiden ondan nefret ediyordu. Öyle bir nefret ki! Bir önceki gün “o”ndan ettiğinden de fazla. Bunun için amyant kıyafetinin altından seslenen adama daha önce kimseye bakmadığı kadar dikkatle baktı. Kim bilir belki de bir gün önce gördüğü adam gibi başkalarının karılarıyla yatıyordu, aileleri dağıtıyordu. Kim bilirdi? Kimin neyi bilip bilemeyeceği bir yana, amyant elbisenin içinde bir parlama oldu. Neler olup bittiğini kimse anlayamamıştı ki amyant elbisenin içindeki adam elindeki hoparlöre, dünya basın tarihinin en çirkin canlı yayın çığlıklarını armağan etti. Etrafındakilerin anlamsızca çırpınmaları, “üstüne su sıkın, kum dökün” saçmalamaları arasında eriyip gidiverdi adamcağız.

Kimse yayını kesememişti. Hiçbir yorumcu olayı yorumlayamadı. Herkes ağzı bir karış açık olayı seyretti. Latin Amerika ülkelerinden birinde, oranın saatiyle gece yarısı canlı yayını seyretmekte olan 6 yaşlarında bir çocuğun “e ateş etseler ya” sözünü dinlemişçesine, çevresindeki herkesin şaşkın bakışları arasında bir askerin parmağı tetiği sıvazladı ve yüklenip horozu düşürdü. Hızla ilerleyen kurşun piromanın sol omzunun üç santim üstünden, kulak memesinin birkaç milim altından geçip gitti. Bu hareket, bardağı taşıran son nokta olmuştu. Bardak oldukça “caf caflı” bir biçimde taştı. Tüm silahların içindeki kurşunlar tetik yardımıyla değil, yolun karşı tarafında duran adamdan gelen ısı tarafından silahların içinde patladı. Orada barikat kurmuş hemen tüm güvenlik görevlileri ya öldü, ya da ikinci dereceden iyi olmayan yanıklara kavuştu.

Piroman köprüyü geçti. Şehrin diğer tarafına ulaştı. O ve onu takip eden gün boyunca ne kadar cin fikir varsa onun üstünde denendi. Dürbünlü tüfekle çok uzaktan ateş etme denemeleri, kurşunun adama varmadan bir şekilde sekmesiyle son buldu. Uzmanlar bunun kurşunun hava katmanlarının farklı sıcaklıklar yüzünden aynı suya giren bir kaşığın görüntüsünün kırılması gibi kırılması yüzünden olduğunu belirtti. Suyun üstünden seken bir taş gibi kurşun farklı sıcaklıklar arasında yön değiştiriyordu. Bunun yanında el bombaları ve hatta tank mermileri dahi ulaşamadı piromana.

“Yorulmayacak mı, gücü bitmeyecek mi” sorularının her birine sıkı bir yanıttı piromanın düz ama kararlı yürüyüşü. Otoyoldan yürümesini sağlamak, girişlere barikat kurup oradan geçmesini engellemeye çalışmayı denedi yetkililer. Ama olmuyordu işte. Zira o ağır gitse de bir otomobil değil, bir yayaydı işte. Gerekirse banketlerin üstünden atlayıp çimenlerin üstünden yürüyebiliyordu. Bütün şehir atlanan her engelden sonra daha bir paniğe kapılıyordu. Sıra kendilerine geliyordu ve üstelik kararlı adımlarla geliyordu. Nereye doğru gidiyordu sorusunun cevabı çok yoktu. Gökten takip eden helikopterlerden birinin fazlaca aşağı inmesi ve benzin deposunun parlamasıyla havadan takibin de çok akıllıca olmayacağına karar verildi. Bu karara uymayan bir televizyon helikopteri düşüp içindekiler basın şehidi olduktan sonra piroman şahıs olarak gözden kayboldu. Nereye gittiği sadece alevlerden takip ediliyordu artık.

Altıncı günde piromanın muhtemel gidiş istikametindeki tüm şehir boşalmıştı. En azından nispi olarak insan kayıpları azalacaktı bundan sonra. Zaten artık yakıp yıkma zamanları da sona ermişti. Piroman aptal bir Godzilla değildi. Onun gibi ilerliyor olsa da o bir insandı. Muhakeme yeteneği vardı. Diğerlerinin onun ateşinin takip ederek nereye gittiğini anladığını çözdü ve zaman zaman ortaya çıkarak ortalığı yakıp yıkmaya başladı.

O ana kadar yapılmış en zekice planı sekizinci gün sabahı bilim adamlarıyla konuşan yetkililer ortaya koydu. Sonuçta bu adam bir şeyler yiyip içiyordu. Restoranda garsonlardan hizmet almadığına göre yolda bulduğu şeyleri yiyip içiyordu doğal olarak. Müthiş planla piromanın gitmesi muhtemel yerlerdeki büfelere uyku ilaçlı ve hatta zehirli yiyecek ve içecekler kondu. Sonuçta piroman bir şekilde bunları yiyecek ve etkisiz hale getirilecekti. Dahice bir plandı bu. Ne var ki planı uygulamaya koyacak olanların müdürleri salaktı. Bir politikacı halkına umut verebilmek için ekranlara çıkarak “Bugün içinde piroman kesinlikle etkisiz hale getirilecektir” dedi. Gazeteciler nasılını sordular, politikacı mırın kırın etti. Gazetecilerden biri “atom bombası atıp tüm şehirle beraber onu da mı gömeceksiniz” gibi dahiyane bir komplo teorisi yaratınca (ki bu konu gerçekten de düşünülmüş ama kabul görmemişti) “Yok artık” dedi politikacı, “biz halkımız için çalışıyoruz, onu zehirleyeceğiz”.

Herkesin yüreğine su serpildi. Piroman dahil. Daha önce de belirtildiği gibi piroman ne bir hayvan, ne de salaktı. Üstelik televizyon seyredebilme yeteneğine de sahipti. Neler olup bittiğini gördü, yolunu değiştirdi, biraz da yiyecek stoku yaptı ve işin içinden sıyrıldı. Belki de insanlığı kurtarabilecek tek dahiyane plan bu şekilde çöpe gitti.

Dokuzuncu gün akşamı, büyük televizyon kanallarından birinde, inanılmaz bir haber yayımlandı. Tüm dünya bu haberi ağızları açık seyretti. Piroman bir canavar değildi. Piroman bir aile babasıydı. Çocuğu yoktu henüz ve hatta olamayacaktı da. Sorun karısındaydı ama akrabaların tanıklıklarıyla bunun sorun edilmediği öğrenilmişti. Komşuların, hayatta kalanların verdiği bilgilere göre bir süredir aile içinde kadın tarafında huzursuzluk yaşanıyordu. Kadın bir süredir ekonomik kriz yüzünden evinde oturmaktaydı. Ve evine tanımadık, bilmedik insanlar girip çıkıyordu. Sağ kolu ve bacağı erime derecesinde yanmış olan komşu, piromanı değil karısını suçluyordu. “Yazık değil mi o adama, o kadar munis kocayı sabah akşam boynuzluyordu o kadın” diyordu. Öyle bir boynuzlama ki, olay efsane boyutlarına gelmiş, sabah akşam ayrı ayrı erkeklerin geldiği bir hikaye haline dönüşmüştü. Herkesin içi kalktı bu hikayeye. Zaten olayın başlangıç noktasında bulunan erimiş ve yatağa karışmış cesetler olayı doğrular nitelikteydi. 20 yaşında bir internet müdavimi teşhis edildi olay yerinde.

Küçük ve haber yapmaya parası yetmeyen kanallar hemen olayı köpürtmeye başladı: “Sizin karınız size bunu yapsa ne kadar alev çıkarırdınız” sorusu haberlerin yerini aldı. Bir takım feminist gruplar aldatan kadının öldürülmesi doğru mu sorusunun tartışılmasını bile abes bulduysa da bütün ülkede ve hatta dünyada kadına lanet okundu. Bir takım uç görüşlü gruplar ev ahlakının gitmesiyle, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla bu gibi olayların arttığını, dünyanın sonu geldiğini söylemeye başladı. Piroman, herkesin gözünde bir anda yakıp yıkan canavar şeklini kaybedip içindeki alevleri bastıramayan kandırılmış koca haline dönüştü. Bir anlamda sempati kazandı. Hatta yukarıda adı geçen uç gruplar için dünyanın sonunu hazırlayan mesihin ta kendisiydi piroman. Bu bilgilerin açığa çıkmasının akabinde tüm dünya bu konuyu tartıştı. Birçok ülkede karısını yakan adamlar oldu, en az iki adet kocasını yakma vakası tespit edildi.

Olayın başlangıcından 16 gün ve 3 saat sonra artık neredeyse kanıksanmıştı ülkenin başına gelenler. Her şey bütün hızıyla sürüyordu ama gazetelerin manşetlerine başka şeyler gelmeye başlamıştı bile. Artık doyasıya politika tartışılıyordu ülkede. Hatta zaman zaman spor haberlerinin dahi konuşulduğu oluyordu. Yabancı basın olayı çoktan birinci sayfalarından düşürmüştü. Dünyanın süper güçleri buna bir çare bulacaktı eninde sonunda. Ama ülkenin tüm güvenlik birimleri bu işle uğraşıyordu.

Piromanın içi hala yanıyordu. Karısını o adamla gördüğü anda yüzündeki ifade hala alev saçan gözlerinin önündeydi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde o çocuk elbette ki duymamıştı ve görmemişti onun geldiğini. Ama karısı biliyordu onun evde olduğunu. Hatta odadan içeri girdiğinde herhangi bir toparlanma, kendine çeki düzen verme gibi bir zahmete bile katlanmamıştı. Sonuna kadar devam etmeye kararlıydı adeta. Ve hatta gülümser gibi olmuştu bıyık altından. Oysa ne güzeldi evlilikleri, nasıl yolundaydı her şey. Bu kadar kolay mıydı birini aldatmak, silip atmak!

O anda alnında bir damarın şiştiğini, öfkesinin gözlerinden boşaldığını hissetti. Yanaklarından akan göz yaşlarının yanağından buharlaştığını fark eder gibi oldu. Ve karısının o bıyık altı gülümsemesi çığlık atmak için fırsat kollayan bir bebeğinkine dönüştü. Karısının saçları tutuştuğunda hiç şaşırmadı sanki piroman. Parmak uçları erimeye başlarken gerçekten şaşırmıştı. Ama öylesine iyi gelmişti ki içindeki nefret dalgasına. Sonra adamı yaktı bağırta çağırta. Yanmanın boyutlarını da ayarlayabiliyordu. Evin kapısını yakarak çıkarken komşular üstüne üstüne geldi. Yanlarında oturan ve her akşam bağıra çağıra televizyon seyreden şişko adamın yanmasına özellikle üzülmedi. Gerisini de umursamadı zaten.

Fakat 16. gün ve 3. saatte mucizevi bir şey oldu: Ani bir kararla yolunu değiştirip hiç gitmemesi gereken bir yere doğru gidince, parlak kıyafetler giymiş yeşil gözlü bir kız çıktı karşısına. Muhtemelen bir çingene kızıydı o. Ama ne çingene kızıyd! O gözler ilk kez aklını başından aldı piromanın. Yangın dalgasının kesilmesi arkasından gelen ekibi şaşırttı ve o alana doğru yönelmelerine neden oldu. Herkes bu kıza dikkatle bakan piromanı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Kız korkmuş muydu, yoksa bilerek mi yapmıştı bilinmez, ama öyle put gibi dikilip kalmıştı adamın karşısında. Adama görünmeden arkadan yaklaşmayı deneyen bir özel harekat sorumlusu için gözünü ayırdığını ve yaktığını saymazsanız gözünü hiç kaçırmadan dik dik bakmayı sürdürdü adam. Görünen o ki o kıza baktıkça yangın tehlikesi uzaklaşmış oluyordu.

Tüm dünya kameraları tekrar piromanın üstüne dönerken ince, cılız, oldukça yorgun fakat umutlu bir şarkı sesi duyuldu içinde bulundukları şehir banliyösü sokaklarında piromanın ağzından:

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

düşsün üstümüze karlar
yaksın yüzünü rüzgarlar
damla damla
aksın yaşlar

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

ellerini ellerimden
alma sakın
ne olur

ayrılmak olmaz hiç senden
rüyamızı bitirmeden
hasretini
bildirmeden

sen de beni ellerinden
alma sakın
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

sensiz bitmiyor günlerim
beklemek oldu kederim
uzaklarda
durma derim

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

La Vie En Rose

April 13th, 2008

“Kendini iyi hisset dedim sana” dedi adam. Kadının elleri kolları bağlıydı. Bu adam tarafından kaçırılmıştı. Adamın kim olduğunu bilmediği gibi üç gün öncesine kadar (ki o üç gün geçtiğini sanıyordu, aslında daha çok olmuştu) neye benzediğini dahi bilmiyordu.

Kadın 30′lu yaşlarını sürüyordu. Dünyanın en güzel kadını değildi. Bakıyordu kendine elinden geldiği kadar, işte o kadar. Bir gün takside giderken anayolda yüzüne sprey gibi bir şey sıkmıştı taksici ve gerisini hatırlamıyordu. Havaalanına gidiyordu ve yaklaşık bir hafta ülkeden ayrı kalacaktı. Bunu da taksiciye söylemişti. Neden söylemişti ki sanki? Adamın muhabbeti iyiydi.

Genelde bindiğiniz taksilerin nalet şoförlerinden değildi kısacası. Yüzünü bile görmemişti taksicinin. im bindiği taksicinin suratına bakar ki? şöyle bir taksinin halini geçirdi aklından, plakayı hatırlamaya çalıştı… Yok hatırlayamıyordu.

“İç hatlar mı” diye genel geyik muhabbeti açmıştı taksici. “Hayır Singapur” demişti taksiciye. Nedense bir anlık hava atma isteği cepreşmişti işte. Arkadaşları Paris, Londra gibi yerlere gidiyordu ama o değişiklik yapacaktı, kendini Singapur’’a atacaktı. Orada görecek doğru dürüst bir yer olmadığını da söylemişlerdi ya… Yine de değişik olmanın tadını yaşayacaktı işte. Havasını da basmıştı gerçi… Ne kadar ucuza bulduğunu kimseye söylememekle beraber iş yerindeki herkesin haberi olmuştu, oldurtulmuştu gideceğinden bir şekilde. O herkese söyleme isteği taksiciye de yansıyınca, hele ki yalnız başına bir yerlere gideceği, macera aradığı (taksiciye söylenecek bir laf mıydı bu canım) söylenince basıvermişti taksici yüzüne bayıltıcı spreyi. Kendine haksızlık yaptığını düşündü bir an. Koca şehirde her macera arayan kadın suratına sprey mi yiyor ki? Yok canım neden öyle olsun, gözünün üstünde kaşı olduğunu da söylese mutlaka yapacaktı taksici yapacağını. Ama bir hafta boyunca kimseye haber verememe durumu olan bir kadını kaçırmak için “daha çok” bahanesi olurdu bir sapığın.

İyi de taksici onun yüzünü üç gün boyunca bağlı tuttuktan sonra, yemek yerine garip, tatlı bir ekmek verdikten sonra neden “Kendini iyi hisset dedim sana” demişti sanki? insanın bu durumda kendini iyi hissetmesi olası mıydı? Bir yerde böyle düşünmek de salaklıktı. Eğer karşında bir sapık varsa, sana kendini iyi hissetmen “ricasında” bulunuyorsa kendini iyi hissedeceksin başka yolu yok.Bu arada sapık olup olmadığı konusunda en ufak bir ipucu vermedi adam. Sapık ne ki? Mutlaka tecavüz etmesi mi gerekiyor sapık olduğunu kanıtlaması için? Tecavüz kelimesinin çağrıştırdıklarını şöyle bir düşününce tüyleri diken diken oldu. Orada kaldığı zamandan beri böyle bir şeye yeltenmemişti adam ama bir insanı kaçırıp gözü bağlı bir yerlerde tutan birinden de sadece muhabbet beklemezsin herhalde. Kaldı ki adamın onu fidye istemek için kaçırmadığı gün gibi aşikardı. Zaten kimi kimsesi yoktu. Bir başka şehirdi doğup büyüdüğü yer. İyice bir iş bulup kendi kendine yaşayıp gidiyordu işte. Maaşı ancak kendine yetiyordu. Babasından annesine kalan maaşa mı göz dikecekti? Yok artık.

“Ne daldın gittin öyle derinlere” dedi adam. Ne diyor bu adam böyle arka arkaya?.. Her lafı ayrı bir polemiğe sürüklüyor insanı. Hayır bir şey değil, o kadar zaman tek bir kelime etmeyen birinden böyle şeyler beklemiyorsunuz. “Neden kaçırdın beni?” kelimeleri döküldü dudaklarından. Niye öyle söylemişti ki? Sinir oldu kendine… Şimdi ya “sana tecavüz etmek için” derse? Böyle bir cevabı kaldırabilecek miydi? Hayatı boyunca çok plansız programsız olmuştu zaten. Durup dururken kızdı kendine.

“Sana kendini daha iyi hissettireceğim” dedi adam. Buyurun bakalım. Nereye çekerseniz çekin. Büyük bir ihtimalle tecavüzden bahsediyor bu adam. Hayatında içinde tecavüz sahneleri geçen film bile seyredememişti. Böylesi sahnelerde çoğunlukla ya gözlerini kapardı, ya arkasını dönerdi. Allah kahretsin insanın başına hep en çok korktuğu şey gelirmiş ya… “Ne demek istiyorsun” diye sordu ya yine az önceki sebepten dolayı kızdı kendine. İlla adamın ağzından “sana tecavüz etmek için” kelimelerini alacak. Aman ne olursa olsun. Böyle beklemek insanı çıldırtıyor. Zaten kaç gündür elleri arkasından bağlı. omuzlarını hissetmiyor artık. Ellerine kan oturmuş olmalı. Parmaklarının uçları donuyor. Dudaklarında çatlaklar oluştuğunu hissediyor. Olsun ve bitsin mi? Tecavüzü kabullenmek mi oluyor bu? Tecavüz olursa bitecek mi? Hayat her geçen saniye daha da zorlaşıyor. Bu adam onu hayatta bırakmaz gibi geliyor ona. “şimdi neler olacağını göreceksin” zaten dedi adam. Ona doğru yaklaşmaya başladı. Bir an içinden bir şeylerin çekildiğini hisseder gibi oldu kadın.

Adam onu bir çuval kaldırır gibi sağ omzunun üstüne koyarak dışarıdan ışık gelmeyen, daha karanlık bir odaya götürdü. öteki oda aydınlıktı. Camdan ışık geliyordu. Neden bağırmamıştı sanki kadın? Bir an için kendine çok kızdı. Ama bir kez daha düşününce… Bu adam onun bağırmasına izin verir miydi bakalım? Ya boğazını kesiverirse? Daha mı iyi olurdu? Bu arada bütün bunları adamın omzunda bir aşağı bir yukarı sallana sallana giderken düşünüyordu ki bir an, içinde bulunduğu durum ona çok komik geldi. Adam onu yaklaşık bir metre genişliğinde aralığı olan iki duvarın arasına dikkatlice bıraktı. Kadının kafası az daha arkasındaki duvara çarpıyordu. Bir an kendini küçük bir kutuya girmiş gibi hissetti. Altında metal bir plaka vardı. Plaka bel seviyesinden itibaren bitiyordu. Tecavüz için hiç de uygun bir ortam değildi bu iki duvarın arası. Bunun içine su serpmesi mi gerekiyordu onu hiç mi hiç düşünmedi. Yine de elleri arkasından bağlı olduğu için kalkması veya hareket etmesi mümkün olamıyordu. Kaderine razı bir biçimde bekleyecekti.

Zaten beklemesi de çok sürmedi. “Beni gerçekten seveceksin” dedi adam. “Hayatı toz pembe gördüğünü söyleyeceksin” dedi yarı muzip bir sesle. Kadın için her şey bir bilmeceye dönüşüyordu. Adam yanından bir kutu çıkardı. Karşı duvardaki kırmızı ışığın aydınlattığı odada bu küçük kutunun varlığını hissetmemesi garip gelmedi kadına. Adam kutunun üstündeki düğmelerin biriyle oynamaya başladı. önce küçük bir vınlama hissetti kadın. Sonra gözünün önünde şimşekler çaktı. Müthiş bir acıyla gerildi vücudu. Ayakları kendi isteğinin dışında sağa sola oynamaya altındaki metal plakaya değen yerleri yanmaya başladı. Elektrik! Adam ona elektrik veriyordu. Bunu anlaması epey sürmüştü. Adamın elindeki kutuyla tekrar oynamasıyla acısı dindi.

Kendini bir garip hissetti. Vücudu az önce içinden geçen acının etkilerini azaltmaya çalışıyordu. Altındaki metal plakadan geçen elektrik beyninin bir bölümünü de alıp götürmüştü sanki. Adet dönemlerinde yaşadığı sancıyı hatırladı. çok sancılı geçerdi bu dönemler ve genellikle asabi olurdu bu yüzden. Sonra küçüklüğünde omzunun çıktığı zamanı ve acısını hatırladı. Elektrik bunların hiçbiriyle kıyaslanamazdı. çığlık atmış mıydı? Hayır. Beklemediği bu şok onun dilinin tutulmasına neden olmuştu. “Ne yapıyorsun sen manyak” diyecek oldu. Ancak hem yaşadığı şok, hem de küçüklükten beri o kurtulmak istediği peltek konuşması yüzünden “y”leri “l” gibi söyledi. Adam buna güldü elinde olmadan. Hayır bu bir sapığın canice gülüşü değil, basbayağı küçükken arkadaşlarının onunla dalga geçerken taşıdıkları yüz ifadesiydi. Buna daha çok sinirlendi. Bir an “ölümden öte köy yok” diye düşündü ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Manyak… Eşşoğlueşşek!.. Ne yapmaya çalışıyorsun bana!” Artık adamın ona kızacağını, öldüreceğini ve tecavüzü düşünmüyordu. Büyük bir dehşet dalgası beyninin ilkel kısımlarını etkisi altına almıştı. Vücudu öyle bir adrenalin salgılamıştı ki o an elleri bağlı olmasa karşısındaki adamla başa çıkıp onu yenebileceğini, elini kolunu sallaya sallaya oradan çıkabileceğini düşünüyordu. Ellerindeki bağları bir kez daha sıktı. Ancak parmaklarına daha fazla kan oturmasından, bileklerinin biraz daha çizilmesinden başka bir işe yaramadı bu.

“Benim tek istediğim beni sevmen, bana güvenmen” dedi adam. “Sen ne diyorsun be aptal” diye bağıracak oldu ya kadın, yeni bir elektrik dalgası vücudunun derinliklerine yayıldı tekrar. Gözünün önünde şimşekler çaktı bu sefer. Geçen sefer şok yüzünden fark etmediği acılarla tanıştı. şimdi daha bilinçliydi ve acının yeni yeni farkına varıyordu. Ateşin verdiği acı değildi bu, ya da herhangi bir şeyin ele batın derinin içine girmesinden çok farklıydı. Vücudu onun emirlerini dinlemeden bir sağa bir sola çarpıyor, bu bilinçsizlik de onun daha çok paniğe kapılmasına neden oluyordu. Bunun adı her ne olursa olsun çok, ama çok zordu.

Vücudundaki acının azalmaya başlamasıyla bir anda kendini gevşemiş hissetti. Bu sefer adamın elinin o küçük kutuyla oynadığını görememişti. Adam onu elindeki deri eldivenlerle belinden kavrayarak, hiç de kolay olmayan bir biçimde yerinden kaldırdı. Aslında adam o küçük kutuyla oynamamıştı. O an arkada kalan metal plaka hala küçük vınıltılar çıkarıyordu. Evet vınıltı… üstünde yatarken kafasından geçtiğini sanıyordu o sesin, gerçek olmadığını sanıyordu. Ama o ses plakadan, daha doğrusu üstünde dolaşan elektrikten geliyordu. Adam ona sarıldı. Yine de bir sapığın sarılması değildi bu. Hiç hatırlamadığı babasının sarılması gibiydi sanki. Veya lisedeyken o kendini umutsuzca seven çocuğa verdiği tek izindeki sarılması gibi… Acaba bu çocuk o çocuk muydu? Hayır o sarışındı, oldukça kiloluydu. Zaten sonradan onun bir hastalık geçirip yatalak olduğunu duymuştu ve için için üzülmüştü. Bir yandan da bir kez olsun onun sarılmasına izin verdiği için kendini kutlamıştı. Bu adam o olamazdı.

Adamın kolları gevşedi yeniden ve elleri arkadan bağlı olduğu için sepet gibi arkaya doğru yuvarlandı ve düştü kadın. Bu sefer elektrik şokundan önce yere sertçe vurduğu başının ağrısını hissetti. Hemen ardından yine titremeler sardı beynini. Acı her seferinde giderek artıyor muydu, bu adam ellindeki aletin kuvvetini her seferinde artırıyor muydu bu bilinmez. Bu sancı ve ağrılar içinde bir an adamla göz göze geldi. Adam üzülüyor gibiydi, sanki ona şefkat duyuyordu. Böyle bir şefkatin allah belasını verirken… Adam onu kaldırdı yerinden.

“Eğer acıyı hissetmek istemiyorsan bana sarılmalısın. Beni sevmeyi öğrenmelisin” dedi adam ona. Demek baştan beri bunu kastediyordu adam. Tam adamın kolları gevşerken “dur” dedi kadın ona. Durdu adam. Adamın durduğunu hissetmediği acıdan anladı. Kollarını ister istemez doladı adamın boynuna. “Neden benimle biraz konuşmuyorsun” dedi. Bunu söylerken işveli bir eda takınmaya çalışmıştı ya… Pek de beceremezdi bunu yapmayı. Zaten üstü başı baştan çıkarmaya elverişli bir kadın gibi değildi. Zaten elektrik şokunun etkisiyle paytak paytak konuşuyordu. Zaten canı değil baştan çıkarmak, nefes alıp vermek bile istemiyordu. Ama gelin görün ki can derdi her şeyden önemliydi. “Ne konuşmamı istersin ki” dedi adam. Kadın da bir an düşüncelere daldı. Hakikaten sizi kaçırıp elektrik şokunun üstüne atan bir adamla ne konuşabilirdiniz ki? Ama o an fark ettiği gibi konu uzadıkça elektrikten kurtulma, en azından metal plakanın üstüne yatma ihtimali azalıyordu. Ne konuşacaktı, ne konuşabilirdi… Çalış aptal kafa çalış! Tam adam kollarını gevşetip kadını metalin üstüne atıyordu ki tekrar sarıldı kadın ona. “Hangi” dedi ve durup düşündü bir süre… “Hangi şarkıları seversin?” Kadının yapmak istediği şey o kadar belli olmuştu ki değil onu kaçıracak zekaya sahip bir adam, karşısındaki ufak bir bebek olsa bile kandıramazdı onu. Adam güldü yine o şefkatli bakışlarıyla. Gerçekten de içten güldü. Belki değişik şartlarda olsalar kadın da gülecekti buna. “Beni lafa tutmaya çalışıyorsun” dedi adam. “Ama yine de sana kendimden ve bir sürü şeyden bahsedeceğim” dedi içtenlikle. “Ama şimdi elektrik vakti…”

Elektriğin yine tüm kılcal damarlara nüfuz edip kanını derinlemesine ısıttığını söylemeye gerek yok. Sancı, ağrı, acı… Ne derseniz artık. Tüm bunların hepsi birbirine girip sonu sarılmalarla bitmeye başladı. Sarılmalar başta öylesine, baştan savma şeklinde, sonra daha ihtiraslı, sanki bilmem kaç yıldır göremediği bir aile dostuna sarılır gibi… Sonra belki bir sevgiliye sarılır gibi… Ufak ufak fısıldamaya başladı adam bu arada kulaklarına. Ne söylediğini anlamak imkansızdı. Kulaklarında heavy metal tarzı bir müzik çalınıyordu sanki bangır bangır. Elektriğin getirdiği uğuldama hiçbir şeye benzemiyordu.

Bir ara nasıl olduysa oldu metal plakadan elektrik gelmemeye başladı. Bir oh çekti. Ancak Pavlov’un köpekleri gibi elektrik kesilince otomatik olarak elleri havada adamı aradı. İlginç bir şartlı refleksti bu. Ama adamı bulamadı. Kısır döngünün böylesine ani bir şekilde kesilmesi önce şaşırttı. Belki önce sevinmesi gerekiyordu ama o şaşırmayı seçti. Biraz sonra inceden bir müzik başladı arka planda. Fransızca bir şarkıydı bu. O anlamıyordu sözlerini, küçükken çat pat İngilizce öğrenmişti ya, kim nereden alacaktı fransızca derslerini de şimdi anlayacaktı şarkıyı.

Onun bilmediği şarkıda onun durumunu anlatan sözler vardı. Beni kollarına aldığında kulağıma küçük kelimeler fısıldar ve ben dünyayı pespembe görürüm diyordu şarkıcı. “Bana aşk kelimeleri fısıldar, günlük sıradan kelimeler ve bu bana bir şeyler yapar” diye devam ediyordu. Kadın eğer bilseydi şarkının durumunu anlattığını… Daha mutlu olur muydu acaba? Acaba bu kadar romantik bir parçayı böylesine garip bir ruh haliyle dinlemiş miydi kimse? Bu şarkıyı yazan, bu durumu görse ne düşünürdü acaba?

Adamın gözlerinde sevecen, daha çok sevinmiş bir ifade vardı. Kollarında bir kadın, arka planda tekrar edip duran sevdiği müzik. Kadın onu hiç bırakmayacak, şarkı onu hiç bırakmayacak. Üstelik her seferinde daha da severmiş gibi sarılan kadın… Acıkma, tuvalete gitme gibi zorunlu ihtiyaçların dışında her şey çok güzeldi ve kucak kucağaydılar.

Des yeux qui font baiser les miens
Un rire qui se perd sur sa bouche
Voila le portrait sans retouche
De lhomme auquel jappartiens

Quand il me prend dans ses bras
Il me parle tout bas je vois la vie en rose
Il me dit des mots damour
Des mots de tous les jours et ca me fait quelque chose

Il est entre dans mon coeur
Une part de bonheur dont je connais la cause
Cest lui pour moi, moi pour lui dans la vie
Il me la dit, la jure pour la vie

Et des que je lapercois
Alors je sens en moi mon coeur qui bat

Des nuits damour a ne plus en finir
Un grand bonheur qui prend sa place
Des enuis des chagrins, des phases
Heureux, heureux a en mourir

Aşk biyolojik bir dengesizlik…

April 13th, 2008

İnsanı bir noktadan alıp diğerine götürecek tüm şartlar hazırdı artık. Genetik şifreler tam anlamıyla çözülmüştü. Herşeyin başı ve sonu biliniyordu. Bilgisayarlar uzun süren pentium tahakkümünden kurtulduktan sonra octium ve nonium klasına kadar müthiş bir ilerleme göstermişti. Artık teori geliştirilmiyordu. Kimse formül çıkarmakla uğraşmıyordu. Üstüne gidilmesi istenen konular bilgisayarda modelleniyor, bilimadamları sadece mümkün olduğu kadar istisnayı bilgisayara giriyor, hayatta oluşması muhtemel terslikleri sıralıyorlardı. Örneğin belirli bir genetik şifresine sahip insanın ne tür hastalıklara, kudret ve zayıflığa sahip olacağını anlamak için hangi şifrenin neye yolaçtığı formüle edilmiyor, bunun yerine bilgisayar ortamında yaratılan sanal genetik şifre bir takım hastalık ve etkenlere maruz bırakılıyordu. Hayat bilimadamları için çok kolaylaşmış, hatta “bilimadamlığı” tanımı, eskinin beyaz önlüklü asosyal kişilerinden uzaklaşarak, içi kıpır kıpır, bilgisayarda birşeyler karıştırmak isteyen gencecik çocukların eline geçmişti. Mühim olan doğru karışımı girip sonuçlarına dikkatlice bakmaktı.

İnsan ve doğanın yapıtaşlarının alaşımı böylesine keskin çizgilerle saptandıktan sonra belirsizliği yaratan faktörler aranmaya başlandı. Özellikle insan konusunda ilk ön plana çıkarılan hormonlar oldu. İnsanın tüm dengesini etkileyen hormonların kimyasal yapısı tam olarak ortaya dökülebilirse insanı baştan sona bilgisayarda modellemek mümkün olacaktı. Geriye bir tek sosyal faktörler kalıyordu belirsizlik yaratma anlamında ama… Sosyal faktörler her zaman için mini müdahalelerle üstesinden gelinemeyecek bir şey değildi.

Bunun için biyolojik bir sığınak yapıldı. İnsan vücut kimyasını etkileyecek her tür ortam ismiyle müsemma bu yapıdan uzaklaştırıldı. Ne ısı girebiliyordu içeri, ne mikrop, ne fazladan bir elektromanyetik alan, ne de atmosferde istenenden bir milimetreküp fazla karbondiyoksit. Yöntem olarak insanların olduğu halleriyle bilgisayarlara yüklenmesi kullanıldı. Buna göre vücudun kimyasal değişikliklerini anlık olarak saptayacak aygıtlar insanlara takılıyor, bu sığınaklarda denekler vakitlerini geçiriyorlardı. Yaşamın mini kopyası burada sağlanıyor, buna göre alınan tepkiler insanlığın geleceğini belirliyordu. Bu sayede insanda etki - tepki yaratacak her tür kimyasal değişim oluşmadan önce veya oluşma aşamasında tespit edilip bilgisayar ortamında modellendi.

Ancak günün birinde doktorlar arasında bilgisayarların doğru çalıştığı konusunda şüphe yaratacak veriler gelmeye başlandı. 25 yaşında beyaz erkek deneğin verilerinde orada olmaması gereken sapmalar yaşandı. Çok farklı değerler ve kimyasal karışımlar belli bir rutinde modelleme yapan bilgisayarların kilitlenmesine neden oldu. Hemen gerekli müdahaleler yapıldı. Sistemin ve sığınağın güvenliği araştırıldı. Deneğin kimyasal geçmişi mercek altına alındı. Dişçi raporlarına, hatta doğum raporlarına kadar araştırmalar yapıldı. Tüm veriler son detaylarına kadar kontrol edildi ancak bunu ortaya çıkaran nedenlere ulaşmak mümkün olmadı.

Bu hummalı çalışma içinde, yüzlerce başarılı bilimadamı arasında gerçek sebebi getir götür işleri yapan bir stajyer doktor buldu: Çünkü genç stajyer doktor sebebin ta kendisiydi! Tüm gün sabahtan akşama kadar sıkıcı bir şekilde odada kapalı kalan 25 yaşındaki beyaz erkek denek, işi gereği oradan geçerken gördüğü 23 yaşındaki stajyer bayan doktora aşık olmuştu. Vücudundaki hormonlar onu her gördüğünde, kapıdan içeri girdiğinde birden çıldırmış gibi oluyordu. Genellikle bu durum oluştuğunda doktorlar öylesine hummalı bir çalışma içine giriyorlardı ki biraz çevrelerine bakma fırsatı bulamıyorlardı. Genç kadın başta kapıdan içeri her girdiğinde ortalığın karışmasını garip karşılamıştı. Hatta ayağında bir uğursuzluk olduğunu bile düşünmüştü. Ancak sonradan gözgöze gelmişti denekle. O ana kadar klavye, bistüri veya narkoz maskesiyle aynı şeyi ifade ediyordu drenek onun için… O bakışla bir anda aralarında olması muhtemel birkaç şey geldi gözünün önüne… Konuyu hocalarına açmaya karar verdi.

Normal şartlarda hocalar stajyerlerin soru sormasına çok alışık değillerdi. Çünkü herşey o kadar rutin gidiyordu ki sorulacak tüm soruların cevapları zaten bilgisayarlar tarafından veriliyordu. Hocaya soru sormak bariz yalakalık anlamına geliyordu ki ne hocalar, ne de diğer öğrenciler bundan çok hazeden insanlar değillerdi. Genç stajyer doktor bu yüzden kendini değerlendirmekle yükümlü olayan, işiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir doktoru seçti konuşmak için. Utana sıkıla randevu aldı ve mennuniyetsiz bir biçimde konuşmanın sonunu bekleyen doktora fikirlerini açmaya başladı. Bilgisayarların çaresiz kaldığı, anlı şanlı hocaların teori üretmekte yetersiz olduğu konuda “ben galiba çözümü buldum” diye konuya girdiğinde yaşlı adam sinirden kıpkırmızı oldu ve neredeyse bu arsız stajyeri odadan dışarı kovuyordu. Böylesi bir tepkiyi bekleyen genç stajyer daha önce kafasından geçirdiği gibi ezberlediği kelimeleri birbiri ardına sıraladı. Öyle ya her tür belirleyici faktör sıfırlanmıştı. Eğer ortada yine de bir terslik varsa belirsizlik yaratan bir faktör olmalıydı. Büyük bir ihtimalle de bu faktör “çevre faktörü” idi. Genç stajyer hocasını çok meşhur edebilecek bu konu üstünde arzu edilen herhangi bir anda deney yapmaya hazır olduğunu belirtti.

Bir ara sinirden kalp krizi geçirmeye ramak kalan yaşlı profesörün kalbi şimdi heyecandan kuş gibi atıyordu. Yerinden kalkıp genç kızı öpmek istedi. Bir merkez dolusu insan nasıl bu kadar kör olabilirdi? Nasıl bu kadar bariz bir konuyu es geçebilirlerdi?

Ertesi gün büyük bir toplantı düzenlendi. Toplantı sorunlu deneğin (artık o sorunlu kod adıyla anılıyordu) odasında düzenlenecekti. Genç stajyer gerçekten de nüfuzlu bir hocayı seçmişti. Eğer bir başkası olsaydı, değil o odada toplantı düzenlemek, adını bile andırmazlardı. Ama sırf profesörün bir sözü üstüne hemen bir toplantı organize edildi, oda baştan düzenlendi ve dekore edildi. Yaşlı profesör, “sizlere birşey kanıtlamak istiyorum, lütfen herkes maskeleriyle gelsin” uyarısında bulunduğunda elektronik postayı alan diğer doktorlar biraz sıkıldılar ama yine de konu giderek ilginç bir hal aldığı için kolayca kabul edildi.

Toplantı profesörün rahat bir görünümde kollarını masaya dayayarak konuşmasıyla başladı. “Şu elektronik tahtaya, deneğimizin verilerine bakın dostlar” dedi profesör, “ne kadar da sıradan görünüyorlar. Gerçi biraz stres faktörü var ama içinde bulunulan duruma göre bu kadarını normal saymak yanlış olmaz herhalde…” Bu verileri artık avuçlarının içi gibi bilen doktorlarda hafif sıkıntı öksürükleri başladı. “Tarih boyunca insanı anlamaya çalıştık. Hep karşımıza bir takım bilinmezler çıktı. Bu bilinmezlere alfe, teta ve nü gibi yunan harfleri verip es geçtik. Bu bilinmezler göz önünde bulundurulmasa da olur gibi algılandı. Kimbilir belki o minik çarpanlar, minik sayılar bizim medeniyetimizi binlerce sene ileri götürecek değerlere sahipti. Belki aslolan bu bilinmezlerdi…” Profesör masadan kalkarak kalabalığa doğru geldi. “Bunun yalan olduğunu söyleyebilecek bir veri yok elimizde, doğru olduğunu ortaya çıkaracak veri olmadığı gibi…” Eliyle en baştaki doktora işaret ederek “Lütfen” dedi, “bir deney yapmak istiyorum sizlerle… Ben size işaret ettikçe maskelerinizi çıkarın, böylece odadaki minik faktörlerin toplama etkisini görelim.” Bu arada eliyle işaret ettiği iki doktor maskesini çıkardı. Elektronik tablolarda ve göstergelerde hiçbir değişikliğin meydana gelmemesi doktorlar arasında profesörün duymazdan geldiği minik bir gülüşmeye neden oldu. “Bu minik faktörleri elimizden geldiğince bilgisaylarda modellenebilir hale getirdik. Ama nereye kadar?” Bunu söylerken salodakilerin yarısı maskesini çıkarmıştı. “Ya duygular? Duygularımızı bilgisayarda nasıl modellerdik? Bize dört kıtalık bir şiir yazdıran duyguyu bilgisayarda modelleyebilseydik süper bir sanal şair yaratabilir miydik acaba? Veya romancı…” Salondakilerin hemen hepsi maskesini çıkarmış sayılırdı. “Bu noktada belki de duyguların grafiksel dökümünü yapmaktan uzak olduğumuz için, aşkı beş duyuyla hissedilebilir hale getiremediğimiz için başarısız olduk.” Profesör eliyle salonun en ortasında duran genç bir doktora maskesini çıkarması için minik bir hareket yaptı. Genç ve güzel kadın maskesini çıkarırken bir anda deneğin grafiklerinde sapma ve karışıklıklar başgösterdi. Profesör eliyle olaya müdahale etmek için atlayan doktorları durdurdu: “Baylar ve bayanlar… İşte size insanlık tarihinde ilk kez aşkın kimyasının grafiksel ve sayısal dökümü. Bundan sonrası bununla yapılabilecek şeylerin dökümünü yapmak isteyen sizlere kalmış!” Salonda uğultu koparken profesör yarattığı etkiden memnun bir şekilde utancından kıpkırmızı kesilen deneğine ve zaferini paylaşan genç stajyere bakıyordu.

Domates

April 13th, 2008

Korkunç bir trafik kazasıydı. Oysa her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Ailelerden ilk defa beraber tatile çıkmak için izin almışlardı. Arabayı götürme iznini de kopartmıştı babasından erkek. Kız ailesine yalan söylemişti tabii “okuldan kız arkadaşlarla tatile gidiyoruz” diye. Arabada mutlu birkaç gün geçirebilecekleri o sakin kıyıya doğru yol almaktaydılar. Hayat çok güzeldi. Ama trafik kazası korkunçtu.

Tam o hızla gidilen yolun üstünde kavşaklardan birinde direksiyon kendi istediği gibi dönmeye başladı. Araba onların istemedikleri bir yöne doğru gitmeye başladı. Sanki araba durdu, yolun kenarındaki banketler arabaya doğru geldi. Geldi, geldi, geldi, geldi… Sanki üç dört saat boyunca geldi bu banket üstlerine. Korkunç ve çok sesli bir trafik kazası oldu.

İnsan kaza anında nasıl hisseder, bunu kaza yapmayanlar asla bilemez. Arabayı kullanan erkek direksiyonun kendi kontrolünden çıkmasından sonra, bariyerlere çarpamadan hemen önce kozla göz göze geldi. “Yapabileceği bir şey yok kusura bakma” gibi bir bakış attı ona. Kız çığlığını atmadan önce “senin suçun olmadığını biliyorum” gibi bir bakışla cevap verdi ona. Çarpışma anında candan fırlayan kızın son mantıklı sözleri oldu bunlar. Erkek kızın camdan çıktığını görür gibi oldu. Sonra direksiyon yüzüne doğru yaklaştı, yaklaştı, önce burnunda bir acı… Sonrası karanlık.

Erkek gözünü açtığında duvarda sıvaları dökülen bir hastanede buldu kendini. Başında sargılar vardı, tek gözü kapalıydı. Doktorlar sağa sola koşuşturuyordu. Bir an anne ve babasını görür gibi oldu ve bir ses yankılandı kafasının içinde: “Ameliyatı bu iğrenç hastanede yaptırmam. Şehire götürelim onu… Kızı tanımıyorum ama…” Sonra tekrar derin bir karanlık.

Derin bir sessizlik ve soğuk. Sabah yatağında yattığını, üztünün açık olduğunu düşündü ilk önce. Hani neredeyse yorganını arayacaktı. Ama elini kaldıramadı. Elinin üstünde bir yığın kablo ve ıvır zıvır vardı. Gözlerini açmadan diğer elini yatağın kenarlarında gezdirdi. Etrafında iskeleler örülmüştü. Hastane yatağıydı bu. Evi olmadığı kesindi yani. “Ayılıyor” gibi bir ses duydu. “Artık zamanı gelmişti” dedi karizmatik diğer bir ses. Midesi bulanıyordu. Kusmak istedi ancak midesinde kusacak bir şey yoktu ve tekrarkendinden geçti.

Yavaş yavaş kendine geldiğinde hemşireler belinin altına yastık koyup yemek yiyebilmesi için yatağına doğru portatif bir masa yaklaştırıyorlardı. Ama canı kesinlikle yemek yemek istemiyordu. Önce hangi yılda olduklarını sordu. Aynı yıldalardı. Aylardan ne olduğunu sordu. Evet ay da değişmemişti. Ama ya günler… Kazadan sonra yaklaşık yirmi gün geçmişti. Kendi için biraz üzüldükten sonra aklına kız arkadaşı geldi. Hemşire bilemiyorum kim olduğunu deyip odadan çıktı. Hemşirenin çıkmasıyla beraber içeri annesi girip hasretle sarıldı. Sanki birkaç zamandır görüşemeyen iki eski dost gibi kucakaştılar. “Anne o nasıl” dedi sesindeki korkuyu gizlemeye çalışarak. “Bir şeyi yok” dedi annesi. Annesine camdan çıkarı insanların genellikle kötü olacaklarını hatırlatınca annesinin dili çözüldü.

Kız arkadaşı arabanın camından çıktıktan sonra başını çok kötü vurmuştu. İlk kaldırıldıkları hastanedeki yetersiz imkanlar yüzünden hemen beyin ameliyatına girmesi de mümkün olamamıştı. Doktorlar bu yüzden kesin bir beyin ölümünden bahsetmişlerdi bir ara. Katatoni denilen ve insanın senelerce sürecek bir uykuda kalmasına neden olabilecek bir hastalık. Ama kızın anne ve babası Amerikalardan en büyük profesörlerini, cerrahları getirdiler. En azından katatoniden çıkmıştı kız. Artık uzun süreli uykularda yatıp kalmayacaktı. Peki kendinde miydi? Henüz değil.

Aradan iki ay geçince hastaneden çıkmasına izin verdiler erkeğin. Hava, tatile gittikleri günkü gibi değildi artık. Mevsim yavaş yavaş yağmura dönmeye başlamıştı. Dışarının isli kokusu, hastanenin ilaçlı kokusundan bin kat daha iyiydi. Uzun zamandır haber alamadığı kız arkadaşını görmeye gidecekti. Eve uğramadan gidecekti. Anne ve babasına itiraz hakkı tanımadığını, eğer itiraz ederlerse eve dönmeyi reddedeceğini de söylemişti. Anne ve babası çok kalmaması şartıyla onu kız arkadaşının yanına götürmeyi kabul ettiler.

Kız arkadaşının anne ve babası onu ilk önce soğuk karşıladılar. Öyle ya bu zibidinin kötü kullandığı araba yüzünden kızlarının başından iğrenç bir kaza geçmişti. Bu zibidinin buraya gelmesini bile yasaklarlardıya… Doktor onlara kızın sevgilisini görmesinin iyi olabileceğini söylemişlerdi. Hele ki bu haldeyken. Erkek kızın odasına ilk girdiğinde kızı gülerek kendini karşılamak için bekler buldu. Ama içeri girip yatağın yanına kadar geldiğinde kızın aslında gülmediğini, yüzündeki gülümsemenin mutluluktan çok bilinçsizlikten gelen soğuk bir bakıştan farksız olduğunu anladı. Kız hiçbir şey hatırlamıyor, hiçbir şey söyleyemiyordu. Sadece gözleriyle etrafındakilere bir şeyler anlattığı sanılıyordu profesör tarafından. O da belki.

Erkek kızın yatağının bayşının ucuna gelerek ona bir süre baktı. Eliyle gözlerinin etrafında daireler çizdi dikkatini çekebilmek için. Sonra aklına daha parlak bir fikir geldi ve kızın serum yemekten incelmiş bileklerine birer öpücük kondurdu. Kız gözlerini kıstı, kapattı, bileklerini kendine çekip serum şişesini yere devirdi. Kızın annesi tam “ne yaptın kızıma” diye çocuğun üstüne yürüyordu ki doktor araya girdi: “Durun kızınız ilk defa bariz bir tepki veriyor!..”

Evet kız gerçekten de bu öpücüklere tepki veriyordu. Gözlerindeki donuk bakışlar yerini isabetli göz kaydırmalarına bırakmıştı. Ve erkekle kızın gözleri bir noktada buluştu. Kız ona bakarak dilini damağına sürttü. Dudakmlarını o şeklinde büzdü. “Aman Allahım bu bir mucize, bize bir şey söylemeye çalışıyor” dedi doktor. Anne “evet kızım ne istiyorsun kızım söyle hadi bize” deyip oturuverdi kızının başucuna. Baba uzakta sessizce ağlıyor kazadan beri ağızından düşürmediği tanrıya şükürler ediyordu şimdi.

Kız yaklayık dört dakikalık bir uğraştan sonra “domates” deyiverdi. Domates mi? Evet diye onayladı kız. Domates. Bunu derken yanında oturmaya bile korkan erkek arkadaşını gösteriyordu. “Domates istiyorsan hemen getireyim” dedi annesi. Kız isterik bir çığlık atarak erkek arkadaşını gösterdi. “Do-ma-tes” Erkek de dahil olmak üzere odadaki kimse kızın ne dediğini tam olarak çözememişti. Hemşire babadan aldığı talimatla elinde bir iki kızarmış (belki biraz hormonlu) dev gibi domatesle içeri girdi. Kız hala erkek arkadaşına bakıp domates diyordu. Hemşirenin uzattığı domatesler kızın kucağına kondu. Kızın gözleri o ana kadar ilk defa güldü. Böylesine konuşmaya çalışmak onu gerçekten yormnuştu ve bu belli oluyordu. Ancak tecrübeli doktor odada bu mucizeye sebep olan şartların bir ya da birkaçı değişmeden önce bir mucize daha bekliyordu: Acaba kız şuurlu bir biçimde mi konuşuyordu yoksa bu da doğanın insafsızca bir şakası mıydı?

Kız kucağında duran domatesi güçlükle eline aldı. Yavaşça kaldırarak yanağına sürdü. Sanki onu yiyecekmiş gibi değil, sevecekmiş gibi duruyordu. Sevdi de. Yanağında yukarıdan aşağı dolaştırdığı domatesi alıp erkek arkadaşının yanağına sürdü. Ve tekrar domates dedi. Önce baba kızım yaşayacaaaaak” diye bağırarak inletti odanın içini. Anne “kurtuldu kızım kurtuldu. Geri zekalı değil o”dedi. Fizik tedavi uzmanı “yaşasın motor hareketlerinde bir sorun yok. İnce detaylara kaçmadan hemen her şeyi yapabiliyor” dedi ortalık yere. Erkeğin anne babası bu sevince ortak olabilmek için kızın anne babasına sarıldılar.

Erkek “bana diyor” deyince odada bir sessizlik oldu. “Beni domates diye seviyor. Bana espri yapıyor…” Beyin cerrahı olan doktor “o zaman bilincinin yerinde olduğunu ve bunu da sizin sevginizin yaptığını söylemeliyiz” dedi göz yaşlarını tutamayan bir biçimdi. “Değerini bil oğlum bak şu an bu kelimeyi etmek onun için dişleriyle bir uçağı çekmek kadar zor. Bu domates kelimesi senin hayatında yeni bir dönüm noktası olabilir. Ve bundan sonra öğrendiği her kelime senin başarın olacaktır” dedi.

Bir an içi gururla doldu erkeğin. Kızın o zayıflıktan bitmiş vücuduna dokunmak istedi. Ama bunu yapamadı. çünkü göz yaşlarına boğulmuştu. O artık ebediyyen kız arkadaşının domatesiydi.

Kız hastaneden çıktıktan sonra erkek arkadaşı da yanında olmak üzere yoğun bir eğitim programından geçti. Temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek minicik bir kaç kelime öğrenebildi bu kadar hayatı boyunca. Ancak erkek arkadaşı hala onun domatesiydi. “Domates domates” diye bağırıp duran kızın ağızının kenarından akan saylayarı büyük bir özveriyle silen genç “Haydi bana bir kez daha domates de bakayım” diyerek ona olan sevgisini sınamak istedi. Hayatta hiçbir kelime bundan daha romantik ve anlamlı olmamıştı.

Pamuk Prenses’in Pamuk Prensi

April 13th, 2008

Her şey bir masal gibiydi. Aslında masaldı ya neyse. Külkedisi prensin atının eğerine dikkatlice oturtulmuştu. Prensin korumaları etrafa “oğlum biz kimiz biliyo musunuz” şeklinde poz atıyorlar ve yan gözle Külkedisi’nin yırtık pırtık eteğinden içeri bakıyorlardı. Eğer prens görürse “Prensim şey! Biz aslında hanımın camdan ayakkabısı düşer müşer, kırılır diye ona bakıyorduk” diyeceklerdi.

Külkedisi arkada kalan üvey mi ne idüğü belirsiz annesine ve son yirmi üç güzellik yarışmasında şampuan güzeli bile seçilemeyen kardeşlerine bir göz attı. Eliyle “geçirdik mi” gibi bir hareket yapmak geldi içinden. Acıdığından, bir de prense dakika bir gol bir gibi bir pozisyonda yakalanıp “ne itmiş bu ya yoksa almasa mıydım bu kadını” dedirtmemek için kendini tuttu.

İçinde bulundukları rdurum aslında hakikaten çok komikti. Yanlarında bir sürü adam borazan çalıyor, halk kıçının açıkta olmasına aldırmadan prense el sallayıp çiçek atıyordu. Git babam git! “Prenste de ne sabır varmış kardeşim” diye geçirdi içinden. O böyle paşalar gibi atın eğerine yayıldığı halde sıkıntıdan ölmüştü, prens bu yolu bir de milletin ayağına ayakkabı deneye deneye yürüyüp gelmişti. “Adımın Külkedisi değil de Helga olduğunu öğrense benden soğur mu acaba” gibi bir düşünce geçti aklından… Yok artık ya daha nelerdi.

Prens mutluluktan uçuyordu. Öyle ya milletin mantarlı ayağını elleye elleye yaptığı bu maratonun sonunda baloda görüp dumura uğradığı o kızı bulmuştu. Kız o kızdı tamam ya! Aslında şöyle anlı şanlı bir prenses bekliyordu prens. “Aman canım babama Katalanya kralının kayıp kızı der geçerim. Oranın neresi olduğunu araştıracak hali yok ya” gibi bir düşünce geçti aklından. Ne kadar kıvrak zekalı olduğunu düşündü bir süre. Sonra yanında yürüyen, yaveri geldi aklına. Bu pis dedikoducu lavuk kesin söylerdi kızı ormanda bir kulübede bulduklarını. En iyisi doğruyu söylemekti. Kral babası biraz kıllanacaktı ama ne yapalım. “Memlekette karı mı yok koskoca hareme sahipsin be oğlum. Bula bula bunu mu buldun” diyecekti. Aman canım bu devirde evlenmek kolay mı? Hem Allah evlenenlere yardım ederdi bir şekilde. “Ufff! Ne diyorum ben yaaa” diye söylendi. Külkedisi’nin söylediklerini duyup kıllanacağından korkarak “ufff havalar da amma bunalttı” gibi bir durum kurtarmasına gitti hemen. Hem baksana Külkedisi evlenmek için ideal kadın. Kaynana dırdırı yok, anne baba zırıltısı ziyareti yok. Çöpsüz üzüm.

Külkedisi dalmış gitmişti. Aklına çeyizinde şarap açacağının bile olmadığı geldi. Gerçi koskoca saraya gelin gidiyordu ama olsun. Onun da bir kadınlık gururu vardı. Şimdi o “geçirdik” işaretini yapmaktan son anda vazgeçtiği üveylerden de çeyiz filan bekleyemezdi ya. Aaaa! Periden isterdi be. Balkabağını araba yapan kadın ona her gelinlik kızın rüyası bir dikiş makinası yaratıverirdi. Ne yapmıştı en son periyi kandırmak için? Hayvanları sevmişti, doğayı koruyor gibi görünmüştü. Bir iki kere yüksek sesle “biz bu dünyayı babalarımızdan miras bulmadık, onu torunlarımızdan ödünç aldık” demişti. Peri de bir güzel yalayıp yutmuştu bu yemi. Oh şimdi sarayda bir “sevgi ormanı, herkesi fidan dikmeye çağırıyoruz” kampanyası filan başlatsa ülkenin bütçe açığını kapatacak kadar çeyiz getirirdi peri ona. Bu fikiri unutmamalıydı.

Prens “artık mola verme zamanı geldi” dedi ve atını dizginine asıldı. Ancak adamlarından biri “sakın prensim” diye atıldı. Haydi bakalım. Prens ne zamandır böyle karizmatik bir biçimde atını durdurmak için fırsat kollarken bu yaveri karizmayı maymuna çevirmişti. Hiç değilse biraz poz atabilmek için “benim sözlerime karşı mı geliyorsun bre yaver… Kafan vücuduna ağır gelmeye başladı galiba” dedi. Yaver bilgiç bir edayla sözüne devam etti: “Prensim buradaki otların rengine bir bakın Bunlar ısırgan otu. Malum siz her konak verdiğimiz yerde çalılıkların arkasına afedersiniz kakanızı yaparsınız. Maazallah yine popom popom diye ortalığa düşersiniz.”

Amanın de aman. Ulan prens bu lafların hangi birinden kurtulacaktı şimdi? Her mola yerinde kıçını tutamayan bir prens olmuştu bu bir. Kıçını ısırgan otuna silecek kadar embesil biri olmuştu bu iki. Bir de kıçı ortada koşturma hikayesi! Acaba Külkedisi bunları duymamış olabilir miydi? Gerçi o sırada başka tarafara bakıyordu ama dudaklarının alt kısımlarının gülmemek için ısırıldığını görmemek için sebze türlerinden birkaçı kadar bir zekaya sahip olmak gerekiyordu. Şimdi adamın boynunu vurdursaaa! O zaman yaverin söylediklerinin doğru olduğu ortaya çıkacak. Evet haklısın deseee! Bir türlü. Külkedisi’nin başka tarafa baktığı bir anı kollayan prens “yaverine dönerek sen bittin oğlum” işareti yaptı.

Yaverin Allahı şaşmıştı. Nasıl söylemişti yarabbim o kadar lafı bir anda. Ağzından kaçıvermişti işte. Belki içinden geçenler ve Külkedisi’ne karşı beslediği derin duygular yüzünden iç benliği bunları! Bu ne ya o zamanlar psikanaliz yoktu ki. Bu olayı icat edecek adamı doğurtacak babanın alacağı vitaminin geldiği türdeki portakallar bile Akdeniz kıyılarından ithal edilmemişti daha. Hatta ithal etmek icat edilmemişti daha! Hatta Akdeniz’in Akdeniz olduğu bilinmiyordu. Zamanında yaptığı yalakalıklar sayesinde sarayın manavlığından prensin yaverliğine ve kalem müdürlüğüne kadar gelen birinin hazin sonu yine yağcılık yüzünden olmuştu işte. “Ulan nasıl olsa bu adam beni sağ komaz dur şu Külkedisi’ne bir yumulayım. Hiç değilse tarihe geçerim adıma masallar yazılır” fikiri geçti yaverin aklından.

O anda bir mucize oldu ve atın diğer yanında yürüyen prensin yardımcısının yardımcısının sesi bir tokat gibi düştü kalabalığın ortasına: “Prensim bu sizin soytarınızın yalanları da çok oluyor. Biz de biliyoruz soytarıların öldürülmeyeceğini ama dünyalar güzeli prensesimizin yanında böyle konuşulması hiç de hoş değil.” Prens önce bir iki kekeledi… Sonra “Aaa evet soytarı sen de çok oluyorsun” gibi ipe sapa gelmez bir laf etti. Ulan bu ne iyi fikirdi yaa!.. Bu nasıl bir kıvrak zeka kardeşim pes doğrusu. Bir anda giden karizma geri gelmeye başlamıştı. Öyle ya soytarı bu abidik gubidik konuşuyor işte. Hayır Külkedisi’nin erkekliğinden şüphe etmeyeceğini bilse hemen oracıkta sarılıp öpecekti bu çocuğu. Ne laf etmişti kardeşim adam öyle!..

Bu hayranlık kısa sürdü. Hemen toparlandı prens: “Soytarı seni şimdilik bağışlıyorum. Git şu çamurların içinde birkaç takla at da bizi eğlendir!” Eski yaver yeni soytarı kös kös abidik gubidik yapmaya başladı. Bir yandan kelleyi kurtardığına seviniyor, diğer yandan da Külkedisi’ne maymun olduğu için içi içini yiyordu. “Nasıl olsa soytarıyım, nasıl olsa bizim kelleyi vurmazlar dur gidip şu Külkedisi’ne bir yumulayım da şakaya vereyim” fikri geçti aklından. Sonra tırstı. Boşver ya hayat güzel. Bu arada bu yardımcısının da yaptığı gözünden kaçmamıştı. Ne fırsatçı fesat adammış be. Demek gününü bekliyormuş bir köşede. Şerefsiz itoğlu it!

Herkes attan indi. Çadırlar kuruldu. Prens “bir şeyler avlayıp da geleyim, akşama ziyafet yaparız” dediği için herkes aç kaldı. Ama sesini çıkaran olmadı. Külkedisi camdan ayakkabısının buğu yaptığını görüp telaşa kapıldı. Acaba camdan ayakkabı koku yapar mıydı? Amaaan! Yaparsa yapsın. Onu seven böyle de sever. Hem prens değil miydi memleketin altını üstüne getiren onu bulmak için. Kendi düşen ağlamazdı. Yalnız şimdi bir sorun çıkıyordu ortaya: Bu prens daha söz bile kesmeden onunla aynı çadırda mı kalacaktı? Bütün ülkeyi elinde bir camdan ayakkabıyla gezdiğine göre iyice azmıştı adam. Allahın kavli devreye girmeden! Ama yok ya adam soylu böyle olaylara girmezdi. Hem baksana daha kıçını tutamayan bir prens. “Dur şu soytarı rolü yapan manyağa sokulayım ki iyice bir kıskansın” diye düşündü. Ama bu adamın da üstü başı çamur içinde kalmıştı. Üfff neyse yaa nasıl olsa sarayda kıskandıracak birileri bulunurdu.

Bir anda kıçına yakın bir yerlerde bir çimdik hissetti Külkedisi. Tam “senin ananı avradını” diyecek oldu ki prensin gülen gözleriyle karşılaştı ve yalandan bir “ayyy” deyiverdi. Prens “özür dilerim hayatım hayatım bunun bir rüya olup olmadığını öğrenmek için yaptım bunu. Gel istersen sen de burayı çimdikle” dedi. Külkedisi prensin orasını çimdiklemezdi. En azından bunu şimdi yapmazdı. Şöyle bir “hasbinallah” çekti Külkedisi ve yeniden sevecen tavırlarını takındı. “Gökyüzüne bakınız prensim. Ne çok yıldız var değil mi?” diye sordu. Prens kös kös “evet bissürü” diye cevap verirken “ulan bari erkeklik bende kalsın çadırları ayıralım. Bu gece bir iş çıkacağı yok” diye düşündü.

Gökyüzünde gerçekten de bir alay yıldız vardı. Bunlardan biri kayarken prensin eski yardımcısının yardımcısı, yeni yaver hayatının sonuna kadar hep genç kalmayı diledi. Prensin ordusu hakikaten çok acayip adamlardan oluşuyordu.

Öyle karanlık gece ki bu…

April 13th, 2008

Hava delinmişti sanki. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Yerler yer yer çamurluydu. İnsanlar kapkara şemsiyelerini açmışlardı yağmura ve birbirlerine karşı. Birbirlerine dirsek teması yürüyorlar, sıkça da dirsek atıyorlardı. Birbirlerinin yüzünü sadece yerdeki çamurlu su birikintilerinden yansımalarla seçebiliyorlardı. Kimsenin kimsenin suratına bakacak hali de yoktu, zamanı da… Zaten üç gündür yağıyordu yağmur, zaten sıkıntılıydı insanlar, zaten kalabalıktı caddeler yağmura rağmen.

Sonra yavaş yavaş yağmur durur gibi oldu. Gri bulutlar hala gökyüzünde naz yapıyorlardı maviyi göstermemek için ya… Yine kara şemsiyelerin sapından tutmamak için geçerli birkaç sebebi vardı insanların.’, ‘Geniş yollara açılan ince sokaklardan birinin penceresinde bir çocuk belirdi. Gençten bir çocuktu bu. Yaşını başını almış gitmiş insanların dünyasında gençten bir çocuk. Önce pencereyi açtı. Yağmurun durduğuna inanamıyormuş gibi ellerini açtı sonra gökyüzüne doğru. O çirkin apartmanlardan birinin en üst katındaydı. Ve anlık bir hareketle oturdukları binanın camından aşağı ayaklarını sallandırıp oturmaya başladı. Amacı bir yağmur ertesinde, yoldan geçen insanları seyretmekti. Gökyüzü de önemliydi tabii. Gökyüzünde şekil değiştiren bulutların hali onu çok eğlendirmişti her zaman. Zaten yolda yürürken o çirkin ve büyük apartmanlardan bunu görmek mümkün olmuyordu ki.

Oturmuş bu nispi olarak güzel manzarayı seyrederken aşağıdan bir ses duyuldu: “Atlayacak!..” Yoldan geçen orta yaşın üstünde bir kadının çığlığıydı bu. Ne oluyor diye gözünü bulutlardan çeken genç hiç de alışık olmadığı bir biçimde pencereden aşağı baktı. Kadının biri parmağını ona doğru uzatmış, etrafındakilere o şeyi görenin ilk kendisi olduğunu gösterircesine bağırıyordu: “Atlayacak diyorum, intihar edecek!”

Tam “yok canım niye atlayayım… Bulutlar hala çok güzel” diyecek oldu ki bir kişi daha geldi kadının yanına. Sonra bir kişi daha… Sonra bütün bir mahalle. Sonra bütün bir şehir. Önce atlayacak diyen insanlar onun bütün bu tepkilere karşı kayıtsız kaldığını görünce “atla atla” diye bağırmaya başladılar. Allahım koyun sürüsü gibi birinin söylediğini ötekiler hemen tekrarlıyorlardı. İnanılmazdı şu insanlar. Hayatlarında sevgi ve mutluluk gibi renkli kavramlar olmadığı için ölüm gibi siyah beyaz varyetelerle kendilerini avutuyorlardı. Korkunçtular korkunç…

“ATLA ATLA ATLA ATLA”

O bunu bir daha umursamadı. Sonuçta güneş hakikaten güzel batıyordu. Tam o sırada aşağıdan daha tiz bir çığlık böldü bu keyifli ortamın büyüsünü: “Ellerinle dokunma o cama diyorum sana. Tüm camları leke içinde bıraktın!” Annesiydi bu. O kadar insanın arasından hayatına yine böylesine anlamsız bir düzeltme yapıvermişti. Ama elini çekmeden de yapamadı. Ne de olsa o anneydi ve her şeyi ondan iyi bilirdi.

“Ne yapıyorsun salak oğlum. İn oradan aşağı. Eğer intihar edersen kemiklerini kırarım senin.” Salak oğlum diyen babasından başkası olamazdı tabii. Salaktı çünkü geceleri odasında oturur gözünü tavana diker hiçbir şey yapmadan düşünürdü. Düşünmek salaklıktı. İnsanların arasına karışmamak salaklıktı. Tamam insanlar zaman zaman salak salak konuşabilirlerdi ama onların bu konuşmalarına katılmamak salaklıktı. “Tamam atlamam…” diyecek oldu ama bu kelimeler ağızından dökülemedi. Dudakmlarıaçılıp kapanıp ağızından dökülmesi gereken kelimeleri ifade edemedi. Neden? Çünkü babalara cevap verilmezdi. Her şeyden önce ayıptı bu. Korkunçtu korkunç…

Aşağıda bağırıp duran insanların arasında gelen bir ses tüylerini diken diken etmeye yetti: “Eğer oradan aşağı düşersen ağırlığının karesinin G sayısıyla çarpımı kadar bir ivme kazanır vücudun ve yere dağıldığında senden fırlayan parçalar vücut direncinin on katına tekabül eden metrekare boyunca sağa sola yayılır.” Ayhhh. Bayıntı getirmişti. Tahmin edebileceğiniz üzere onun öğretmeniydi bu da. Nereden çıkmıştı ya? Hadi bir yerden çıkmış neden bu anlamsız bilgileri sokuyordu şimdi kafasına? Bir şiirin alanını hesaplayabilir miydi? Mutluluğun kaldırma kuvveti kaçtı? Hiç bunları düşünmüş müydü acaba?

Ve sonra eski kızarkadaşı göründü aşağıdan. Hangi sözü söyledi de dikkatini celbetmeyi başardı demeyin… Kız arkadaşı, daha doğrusu eski kız arkadaşı sessizliğiyle dikkatini çekmişti onun. Yine konuşmuyordu, yine susuyordu. Yine sevdiğini söylemiyordu. Sevmediğini de söylemiyordu ama konuşmadan öyle anlamsız anlamsız bakıyordu işte. Bu kızlar korkunçtu korkunç…

“Tam tümünüz böylesiniz” diye bağıracaktı ki aşağıdan birinin el salladığını gördü. Hani neredeyse atlamaya karar verdiği o anda sallanan el ona ilginç gelmişti. “Atlamayacağım boşuna el sallama” diye bağırdı el sallayan kıza. “Hayır atlayacak mısın diye sormuyorum, sadece bizim ev birinci katta. Şimdiye kadar bulutları hiç görmedim. Acaba biraz tarif edebilir misin diyecektim” dedi kız. Şirindi. Elinde şemsiyesi yoktu. “Eğer evde bir şemsiyesi varsa kesin yeşildir” diye düşündü o. “Şimdi bunlar yağmur yağdığında grileşiyorlar. Ama yağmur olmadığı günler bembeyazlar. Hatta bir tanesi gül yaprakları gibiydi bir keresinde…” diye bağırdı genç aşağı doğru. Ama insanlar ikisinin konuşmasından hiç hazzetmemişlerdi. Daha yüksek sesle bağırıp çağırmaya ve ikisinin sesini birbirine duyurmamaya çalıştılar. Kız da yukarı doğru bir şeyler söylüyordu ama anlamak mümkün değildi ki işte… “Yukarı gelsene buradan beraber bakalım” dedi genç. Aşağıdakiler “AYIP AYIP AYIP AYIP” diye bağırmaya başladılar. “Tamam geliyorum” dedi kız “ama bulutları bana iyice bir anlatacaksın…”

Bir dakika içinde yanına geldi kız. Erkek kızın gelmesiyle beraber biraz kenara çekilip ona yer açtı. Kız hiç korkmadan ayaklarını aşağı sallandırdı oturdu. Aşşağıdakilerin sesi iyice duyulmaz oldu bir anda. Çünkü hava kararıyordu ve herkes karanlıktan kaçmak için evlerine doğru kaçıştı. Bir an önce karanlıktan perdeleri sayesinde gizlenecekler ve evlerinin ışıklarını sonuna kadar açacaklardı.

Kız “şuradaki bulut nedir” diye sordu. Erkek başını o tarafa çevirince yüzünde bir gülümseme belirdi. O bir bulut değil. O bir gökkuşağı.” Evet yağmurdan sonra çıkan gökkuşağı yağmurun bir süre için artık yağmaktan vazgeçtiğinin göstergesiydi. “Aynı benim şemsiyemdeki renkler gibi renkleri var” dedi kız. Erkek bunu tahmin etmiştim demeyip sadece bıyık altından gülmekle yetindi. “Kuru kalabalıkta beni nasıl buldun” diye sordu erkek. “Bir yere doğru gidiyordum amaçsızca ve şans eseri rastladım sana işte” dedi kız. Hayat uzun onlar kısaydı.

Geri sayım devam ediyordu.

Göze mi geldim, sen mi unuttun, gelmiyorsun âh
Öyle karanlık gece ki ruhum, olmuyor sabah
Yüksel ufuktan sineni göster bir gün göreyim
Öyle karanlık gece ki ruhum, olmuyor sabah

Beyinölçer

April 13th, 2008

Kimseler bilmeyecekti onun dehasını. Bilmemeliydi de zaten. Hani Amerika’da olsa, dünya kadar paralar kazanan bir makina mühendisi olabilirdi. Ama olduğu yerde mutluydu o. Evinin içi uçan kaçan, sıradan insanlar için mucize sayılabilecek makinalarla doluydu.

Yataktan kalkmasından tutun da evden çıkarken ayakkabılarının giydirilmesine kadar yardımcı olan makinalardı bunlar. Jetgiller çizgi filminden gördüğü aletlerdi bunlar. İhtiyacı olan her türlü aleti yapabilecek güçteydi. Yapıyordu ve yapacaktı işte. Yeter ki neye ihtiyacı olduğunu bilsin.’, ‘En çok sevdiği alet beyinölçer ismini verdiği küçük kulaklık biçimindeki icadıydı. Yabancı bir isim bulmaktan hoşlanmadığı için bu ismi vermişti ona ya… Aslında işlevi tam olarak beyin ölçmek değildi. Hani şu ihtiyarların ve duyma güçlüğü çekenlerin kulaklarındaki aletleri andırıyordu biraz. Kulağından çıkan ucunu karşınızda bulunan kişinin göz hizasına getirdiğinizde onun hissettiği yoğun duyguları yansıtıyordu size.

Örneğin öfke: Eğer karşısında bulunan kişi öfkeliyse Heavy Metal bir cızırtı çıkarıyordu kulaklarında. Mutluysa veya neşeliyse çıkan seslere için birbirine yakın sesler seçmişti. Tatlı bir bip sesi geliyordu. Sıkıntılıysa ıslık gibi bir ses, heyecanlıysa dalgaların kıyıya vurma sesi geliyordu. Bu sesleri bilgisayar oyunlarından seçmişti. Başka sesler de koyabilirdi ya… Aman canım ne olacak sanki piyasaya sürülmeyecekti ya bu makina. Öyle kendi hobisi için kullanılıyordu işte. Zaten genellikle eğlenmek için kullanıyordu bunu.

O gün kız arkadaşıyla buluşacaktı. Kız arkadaşının telefondaki sesini hiç beğenmemişti. Bir şeyler söylemeye çalışıyor ve söyleyemiyordu sanki. Birbirini seven insanların kullanmaması gereken bir ses tonuyla konuşuyordu.

Oysa ne kadar mutlulardı. Bir ağacın altında kimseye görünmeden öpüşmek, bir kahvede paraları olmadığı için bir simidi ortadan ikiye bölerek yemek, bir papatya bulun bir bankta otururken dakikalarca bunu seyretmek onların mutlu olması için yeterliydi. Ama o ses tonu olmuyordu, bu ilişkiye yakışmıyordu. Kız arkadaşının en sevdiği kıyafetleri seçti dolabından çıkmadan önce. Yine onun hediyesi gümüş yüzüğü taktı parmağına. Saçlarını tararken gözüne beyinölçer ilişti. Evet ne zamandır hediye vermiyordu ona. Belki bu aleti hediye olarak verebilirdi. Belki de artık dünyaya kendinin bir deha olduğunu açıklama zamanı gelip çatmıştı. Kimbilir belki kız arkadışının beynine bir bakar… Yok yok. Bu ayıp olurdu. Birbirini seven insanlar birbirlerine güvenirlerdi. “aman canım takarım ve ona hislerini söylerim. Bu günün esprisi de bu olur” diye düşündü. Bu espri hoşuna gitmişti.

Her zaman buluşacakları kafeye biraz erken gitti. Oturup beklemeye başladı. Her zamanki gibi tam vaktinde gelecekti. Çay soracaktı kahveci. O her zamanki gibi çay istemeyecekti. Elma var mı diye soracaktı. Tabii ki elma olacaktı. Ve masaya servis yapılacaktı elma. Eller bir araya gelecekti, okuldan ve aileden bahsedilecekti biraz daha. Sonra da artık akıllarına ne gelirse ondan konuşulacaktı.

Kız arkadaşı gecikti biraz. Önce on dakika. Sonra yirmi. Üst üste beş altı bardak çay midesini kaşımaya başlamıştı. Tam yarım saat oldu nerede kaldı bu kız diyordu ki oturduğu kahvenin köşesinde gözüktü kız arkadaşı. Yanında biri vardı. Uzun boylu biri. Bir şeyler konuşuyorlardı hararetli hararetli.

Tanımıyordu bu adamı. Tanımak da istemiyordu. Hani insanın zaman zaman damarlarında ateş dolaşmaya başlar. Bu ateş kol ve göğüs seviyesinde dolaştığı sürece bir sorun yoktur da ne zaman ki beyin seviyesine gelir, o zaman her şeyleri kırıp dağıtmak ister insan. Kız arkadaşı ona bir selam verdi yalandan, yanındaki adama bir şey daha söyledi ve “yanaktan” öpüşüp ayrıldılar. Yanaktan…

Oturdular. “Geç kaldın” dedi kız arkadaşına sitemini gizlemeye çalışan bir ses tonuyla. “Evde bir sürü tantana vardı” dedi kız arkadaşı ona. “Keşke bir telefonaçıp geç kalacağını söyleseydin” dedi o yine aynı ses tonuyla. “Evdekilerle kavga ederken kavgayı bölüp ‘’alo canım kusura bakma kavgam biraz uzuyacak sen beni bekleme’’ mi diyeydim yani” diye sordu kız giderek daha da sıkıntılı bir hale gelen ses tonuyla. “O adam kimdi?” dedi bu sefer… Ses tonundaki sıkıntıyı gizlemeye çalışmıyordu artık. Ender ederlerdi ama kavgaları genellikle böyle başlardı. “Aman canım eski liseden bir arkadaş işte yolda karşılaştık hal hatır sorduk bizim Ayşen’’in telefonunu istedi” dedi kız umursamaz bir tavırla. Onun bu tavırlar kanda dolaşan ateş miktarının daha da artmasına neden olmuştu. “Bu arada kulağındaki ne” diye sordu kız konuyu dağıtıp kavgadan kaçmak isteyen bir edayla. “Sonra anlatırım ne olduğunu” dedi o ama aklına ciddi ciddi yatmaya başlamıştı o aleti kullanmak.

Eli aletin açıp kapama düğmesine gitti. Aletin kenarını düzelterek karşısındakinin beyininin içine girmeye başladı. Evet sıkıntılıydı karşısındaki. Biraz da üzgündü. Göz göze gelince heyecanlanma sesleri veriyordu. Bu hoşuna gitti. Ama damarlarındaki ateş… “Tam buraya geldiğinizde kulağına eğilip söylediğin şey neydi o herifin?” dedi bu sefer kulağındaki aletin işlevini unutup. “Ya o benim eski bir arkadaşım, herif filan deme. Ayrıca niye seni görünce kulağına eğilip bir şey söyleyeyim manyak mıyım ben?” dedi kız bu sefer kızgınlık türküleri beyinölçerden vızır vızır çıkıyordu. “Vay demek herif dememe bozuluyorsun beyefendiye. Köpek yalamış gibi saçlarıyla sana yaltaklanan adamlara herif dememe de kızılıyor demek artık…” “evdekilerle niye kavga ettiğimi sormuyorsun…” dedi kız. Sesinde geldiğinden beri olmayan bir şey vardı. Bunu sanki aklına yeni birşey gelmiş gibi söylemişti. “Konuyu değiştirmeye çalışıyormuşsun gibi geldi bana ama söyle bakalım…” “Annemlerin seni tanıdığını biliyorsun. Geçen gün çarşıda, hastayım diye bana gelmediğin gün bir kızla görmüş annemler seni. Kızla sarmaş dolaş olduğunu söyledikleri için kavga ettim onlarla.”

Alnını kaşıdı bir süre kulağındaki kulaklığın sesini kıstı. Hangi gündü o? Ha evet doğumgünü için hediye alınan gün. Dört gün sonra doğumgünü vardı ve doğumgününde makyaj malzemesi almak için apartmanlarındaki çocukluk arkadaşından yardımn istemişti. Ne kadar süreceğini, makyaj takımının ne kadar zamanda alınabileceğini bilmediği için de hastayım bugün buluşmayalım dedimşti kız arkadaşına. O kız evliydi hem.. Üstelik onları çarşıya oralarda işi olan kocası bırakmıştı. “Eğer paran yetmezse gel bizim dükkandan al” bile demişti güleç yüzlü koca. Bu kadar uğraşın üstüne şimdi o gün yapılanlardan bahsetmek pişmiş aşa su katmak olacaktı. “Beni savunduğuna göre benim biriyle kırıştırmayacağımı biliyorsun. Ama benimle bu konuda kavga ettiğine göre de böyle bir şeyi yapabileceğimi içten içe düşünüyorsun ha?” Bu sefer kız gözleri kaçırdı. Beyinölçer sıkıntı sinyalleri veriyordu. Ama tam olarak sıkıntı sinyali de değildi bu. Yeni bir sesti bu. Bir makina mühendisi dehası olabilirdi. Ancak insan ilişkilerinde bir yere kadar başarılıydı.

Beyinölçeri yaparken sadece aklına gelen birkaç duyguyu yüklemişti. Neler yoktu makinanın içinde? Belki yalan… Veya kıskançlık. Hagisi olabilirdi bu duyduğu yeni ses?

Eğer yalan söylüyorsa o adama karşı bir şeyler hissediyor demekti bu. Eğer yapılan şey kıskançlıksa bir sorun yoktu. Ne oluyordu? Yoksa bu kadar senelik arkadaşlıktan sonra güvenini mi kaybediyordu kız arkadaşına karşı?”Kalk yürüyelim seni beklerken deli gibi çay içtim bir bardak daha içersem kusacağım şuraya” dedi ve kalktılar. Bu sesin ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Şüphe beyninin içini kemiriyordu. Şimdi kız arkadaşına “bana okkalı bir yalan söylesene şu aleti deneyeyeyim bir” diyemezdi. Eh aynı mantıktan yola çıkacak olursak durup dururken kıskanmasını da isteyemezdi. Aklından geçen bir fikir yıldırım hızıyla aydınlattı beyininin içini. Yanından geçmekte olan bir kıza dğru döndü ve abartılı bir biçimde bacaklarına bakmaya başladı. Kız arkadaşı önce çantasında bir şeyleri karıştırmakla meşguldü ama hareketler ve bakmalar o derece abartılıydı ki bunu farketmemek için manda olmak lazımdı. “Nereye bakıyorsun aptal?” Kız arkadaşının en büyük küfürü ‘’aptal’’dı. Onu da çok ender söylerdi, çok sinirli olduğu zamanlar. Zaten beyinölçer zangır zangır titriyordu kafasının içinde. Ve yine o ses geldi kulaklarına. Yalan değildi bu. Kıskançlıktı. Kız arkadaşı onu seviyordu. Aldatmıyordu işte. Hayat güzeldi, kız arkadaşı güzeldi. Evlenip bir yuva kuracaklardı. Mutlu yaşayacaklardı.

“Sen kendini ne sanıyorsun? Yoldan geçen kadınlara nasıl böyle maganhdalar gibi bakabilirsin?” Kız arkadaşı ağlayacak gibi olmuştu. “Ben de gidip o herif diye çağırdığın arkadaşımın yemek davetini kabul etseydim bari…” Bu son cümle kanında dolaşan ateşin patlama noktasına gelmesine neden olmuştu. Ama beyinölçer bambaşka bir ses frekansında sinyal gönderiyordu bu sefer. Evet evet yalan sinyali işte buydu. Kız arkadaşı yalan söylüyordu. Onu kıskandırmak için söylüyordu bütün bunları.

“Adam olana kadar benimle görüşme” diyerek onu yolun ortasında bırakıp otobüs durağına doğru ilerlemeye başladı kız arkadaşı. O öylesine sevinçliydi ki. Öncelikle o adam onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. İkincisi çok sevildiğini biliyordu ve teknoloji bunu kanıtlamıştı ona. Resmen mutlu maymun olmuş, sevinçten yerinde duramıyordu. Gitme diyemedi ona. Kulağındaki aleti çıkardı. “Doğumgünün” dedi… Doğumgününde verecektim ama şimdi vereyim.” Makyaj takımı nasıl olsa verilirdi. Ne zaman olsa verilirdi. “Her şeyi açıklayabilirim sana” diyerek peşinden koşmaya başladı kız arkadaşının.

Akşam saatlerinde iki genç birbirlerinin beline sarılmış asfalt üstünde sahile doğru yürüyorlardı.Birbirlerine çok sıkı sarılmışlardı. Kız kulağındaki aletin ucunu düzeltip “lisedeyken o yanımda gördüğün adama aşıktım” dedi. Delikanlı elini kızın belinden tam çekecekti ki kız gülerek erkeğin elini alıp kendi belinin üstünde birleştirdi: “Bu aletin sen sinirli ve kıskançken çıkardığı seslerin birleşmesine bayılıyorum.” Deliler gibi gülüyordu kız. Bunun şaka olduğunu anlamak erkeğin beyin seviyesindeki ateşli kanın pahtılaşmasına neden oldu. “Bizim evdeki saç kurutma makinası bozulmuş hayatım onu da tamir edebilecek mi senin tekniker dehan” diye yeni bir soru kız. Bu sefer ikisi de gülmeye başladılar. “İstersen saç kurutma makinasını uzaktan kumandalı bile yapabilirim” dedi erkek.

İkisi birden kusuncaya kadar güldüler buna.

Hayat her zaman bu kadar kolay olmayabiliyordu. Ancak hayat bu kadar kolayken çok güzeldi.